anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2010 Salı

duru bir yalnızlık

















güneşi eritiyor şebnem gözleri
cehennem ateşine gülümsüyor gül
gölge zamanlara kül yangıları

gecenin gizemli tiradını soluyor akşam
ben yine hüzün kararında dökülüyorum
derinlerime
gökler dolusu sen taşıyor imgelerim
üşüyor kelebek kanatlı uçurtma

gidip gidip gidemiyorum temmuz'uma
eylül sekmeli esintiler doldursa da
düşlerimi
göç fırtınalarına tutuluyor mevsim

neden siyah kusuyor gözlerime
kırlangıç kanatları

sitem yağıyorum zaman ardı kırıklarıma
kutsal kadehe özlem damıtıyor yüreğim

ne çok dilek ağacına kızıl düğümlemişim
kendimi
tutkulu kollar sararken bedenimi
ne çok ömürsüz sevgide tükenmişim

oysa ne kadar gitsem de uzağıma
tutsaklığım kadarmış özgürlüğüm

kaç terkedilmiş yara kanıyor göğsüm
kaç ölümlü tanrıçanın ayak izinde
eziliyor eskil yanım
yalnızlığım
sığınağım
yengisiz seferlerden dönüyorum
suskularına

izi kalmasın insansı kirlerimin
duru bir ten
günahsız bir ruhla sığınmak istiyorum
kundağına

ne olur yeniden doğur
ama önce binlerce öldür sendeki beni

sancılarına saplanırken çığlığım
sensizliğime batıyor
bir kar.altı zemheri


06 Ocak 2010 İstanbul
murat aydın doma

29 Kasım 2009 Pazar

umutsuz sevdalar durağı besni



















I

sürgün gecelerin aymazlığında pusarır
perdesiz cam
buğulu gözlerde sitem
çatlayan dudakta kan
tepeden tırnağa fıstık yeşiline boyanır eylül
dalgalı saçlar bağbozumu
mağrur bahçeler hazan

yıllanmış şarabın buruk tadında sunulur hasret
yabanıl menengiç morunda sufleler yalan
umutsuz sevdalar durağı besni
toprağı yanık ezgi
savruk esinti figan

eskir geçmişte kalan
eskir bugünkü zaman
yollar gurbete düşen
yollar sılaya koşan
kıvrım kıvrım kıvrılan
yolların adı yaman

yüksek kaldırımları bilmez ki yalınayak
yere basar utangan
adım adım sayarak
yoldaşı olmaz gözün akan gözyaşı kadar
eser rüzgâr
su akar
semada kült payidar

tatlı sözler saygıyla eğilir eteklere
duygu nurundan yansır tezgâhlara her motif
gönül renginde düşer kilimlere maharet
serilir köşe bucak her desende bekâret


II

çamur deryasına dayamış garip sırtını
bitimsiz suskunluğuna gömülü tokar
ter sel olur basar otsuz meydanı
küncü tozuna bulanır kadife şalvar

ekinsiz tarlalar sırdaşı olur makûs kaderin
mahmut ağa kavaklığı hasretini solur
kaybolan memleketin
efsunlu nefesler yayılır ovalara
ölümsüzlük iksirine bulanır keysun
komagene tüter nemrut
kralları ölür
bilge tepeleri kutsar gizemli yüz
son bakış son guruba ihtişamla gömülür

sofraz islimsiz katar yolcuları gam hüzün
göksu akşamlarına emanet edilir gün
dolambaçlı yollardan fırat'a yazgı akar
gasp edilir özgürlük
samsat ağıtlar yakar
artık hırçınlık uysal
kelepçeli öz benlik
amansız esarette kahrolur çaresizlik

saçlar darmadağınık kükreyen sular durgun
zora teslim asalet
aynalar dünde yorgun
demir kafes ardında mil çekilir ay göze
kafese konur billur bakışlar döner köze


III

yamaçlar düze tutkun kor dudaklar sitemkâr
eyvanına varılan damlarda tüter efkâr
metruk avuçlarında koşturur loğ taşları
hasırlı tavanlardan süzülür gözyaşları

başının dert yumağı samanla karık toprak
yüreğine inceden saplanır paslı mızrak
ayaklarda pranga sırtlar yağır mı yağır
yüzlerde şark çıbanı kulaklar söze sağır

korint nakışlar kırgın beyaz duvaklar yorgun
dikenleri kıvrımlı yeşile meftun kenger
bakır kulplar çığırtkan mahzun benizler solgun
mahcup akan pınara bezgin uzanır lenger

kızıl isot yangınında solar pembe karanfil
aydınlığı beklenen yarınlar doğar sefil
içten çekilen ahlar taa karadağ'a gider
sarılır çiğ köfteye ekmek arası keder
yoğuran ele hayran
aksanlı dile gurban
kalaylı maşrapada sunulur taze ayran

taş çıkartır gençlere değil asla ihtiyar
karun'dan zengin gönül
ibo dayı bahtiyar
gül kokulu poşuyu başka dolar boynuna
her kovandan bir ana girer müşfik koynuna
maharete dönerken titreyen hareketi
müşfik elinde açar ayların bereketi
özü doğru sözü bir
yiğit
soylu
fedakâr
teştler dolusu baldan dudaklara tat yağar


IV

kayan yıldız gökevinde bir yalımlık kiracı
acıdan kavrulur payam ağacı
mor şebnemler küser kuzey yeline
öyküler yazılır zülfün teline

kuytu köşeleri sinsice dolanır uğultu bezirgânı
gözpınarlarında nasırlaşır tütün yaprağı
dizin dizin öbek öbek
nasır namus
nasır emek
nasır zılgıt nasır düğün
yağmalanan özgürlüğüdür salkımsöğüdün

nazenin ayaklarda şıngırdar halhal
oynak topuklarda keklik sekişler
utangan bestenin sözleri suskun
of! çeker derinden kumral belikler

ay doğar erkenden vurur gün yüze
karasevda şavkır zümrüt semadan
culluk sürüleri selama durur
bindallı yar geçer karşıki bağdan

beri yakada kendi gölgesine çömer mahcubiyet
hışımla cıgara kâğıdına sarılır yasak duygular
fısıltıyla söylenen türküler yangın

"uy aman aman aman
burası adıyaman
âlem düşman kesilir
seni sevdiğim zaman"

dudakta dağ tütünü
buğulu gözlerinde sevda
esrik başında duman...

...sarı üzüm tanelerine dalar yağmursu bakış
masum sırlarda boğulur dertli salkımlar
umutsuz aşkını sorar kuruyan asmalara
kavuşamadığına yanar gün
dünler kahır çeker yarınlar ağlar...


25 eylül 2006 (yeniden düzenleme)
murat aydın doma

öğretmenliğe ilk adımın ilk burukluğu ilk suskun tanığıydı "umutsuz sevdalar durağı besni"
...ve yılların ardından o günlerin anı defterine dizelenen yaşanmöyküsüne düştmüştü bir kez daha yolum...
besni’ye, besnililere ve besni’yi sevenlere armağan olsun

25 Kasım 2009 Çarşamba

nur düşüm



suskun rapsodiye duyumsuz gece
meneviş gülüş arifesine düşüyor şebnem
gövel dağın hıçkırık okşamalı siluetinde
destansı çığırışlara buruk dudağım

sevi
yama tutmayan yara
zeytin semahı sekmeli özlem figürü
kekre sokuluşlu kırık yanıma
ürpertili devinime sitemli
lacivertim inadına

kelepçeli denizimle sevişiyor marina aşüftesi
mor gamzeli yelken mahremine sığınmacı rüzgâr
hicran kuytularına göçmen umutlarım

palyaçonun kambur avuçlarına soyunup nefesini
tragedya suflelerinden derleme susuz repliklerini
kimsesizlik sahnesine döküyor
kumpanya çıngırağı

ben girdabında bir ben
kalan.sızım kayboluşuma
lâbirentlerime gömüyorum yasaksız duygularımı

yanağıma nem
uzağıma şiir hüzün
antik sunumlu yakamoz öpüşlere
yalnızlık üşüyor imgelerim

nur serabı dokunuşlara yağan karadut öyküsünde
erim erim eriyor dilim
serenatla büyüttüğüm gökevim
efsunlu zamansızlık kusuyor kutsal kadehime

sensizlik çarmıhına kanıyor elim



(ida akşamlarına...)
06 ağustos 2009 istanbul
murat aydın doma

adımsızım



ebruli yakamozların sağanak düşümü
kırılgan yıllarım gibi zamansızım
delişmen gözlerine

duyumsanamayan evren gülüne kokuşlu
kekik iksirli kum tanelerine adak
zeytin yaprağı hışıltısına kırmızı
bir dirhem benliğim

soyunabilsem karabasan korkularımı
kanatlansam yalnızlık abidesi tüneğimden
kutsal mabedine konsam sevgili
korunaklı mihrabında beş vakitsiz nefeslensem
sonsuzluğu

beklenen perdesi henüz açımsız
gülümsemenin
kumpanya sahnesinde tefrikasız gölge oyunu
kavuşumsuz tiradında uykusuzum gecenin
serapsız ezgilerin suskun serenadında
pus kusar dilim

canhıraş düşürürüm mutluluk düşlerimi
hercai renklerime duyumsuz paletim
ilmek ilmek özlem dokur
korunaksız serpilir volkan külü tuvalime
çığlık yağar imgelerim

prangalı dokunuşum ipeksi
kıdemli kahır işçisiyim dönüşümsüz yaşamın

uzağına düşsem de armağan ettiğin yıldızımın
esintili yelelerine tutunup seğirten galaksinin
tutkulu sokulurum yürek dehlizlerine

ahtapot kollu anı toplarım körfez akşamının
yitik siluetinden
adım kutlu
sızım sen
adımsızım nur parem
tadımsızım kendime


(ida akşamlarına...)
22 temmuz 2009 istanbul
murat aydın doma

14 Ağustos 2007 Salı

Sarıkamış'ta dondu zaman




a.
başka bir gezegende geçer bu öykü
gökevinde mavi cennet derler adına
her çeşit canlıya açmış kucağını
insansı yaratıklar da aralarında

bölük bölüktür kocaman orman
büyük bir anayurdun gözbebeğinde yurt kurar
aslansılar
ayaklarında kızgın çöl… avuçlarında balkan
taa Kafdağı'na yaslanır efkârlı başı
toprakları her yönde kıtamsı coğrafyaları aşar
çölümsü topraklarında yeşermez ağaç
derinlerinde zümrüdî suları taşar
büyülü enerji saklıdır içlerinde
bitmeyen berekettir
elzemdir
canavar dişlilerin oyuncaklarına
oyunlarına
gel zaman git zaman
dört yandan-yedi koldan saldırılan
bu orman
aç midelerin iştahında kabaran
gizemli ganimettir

zaman topyekûn savunma zamanıdır yurdu
anayurt ormanında her türden insansılar
bir arada yaşar
yılansı-sırtlansı-tilkimsi
kimilerinin de çakalsı cibilliyeti
bir anda sıvışırlar köşe bucak
yük bütünüyle aslansıların omuzlarında
hatta çöreklenir üzerlerine tonlarca
ağırlığıyla
yarı aç yarı tok nafile savaşırlar
çöllerde sıcak
dağ başlarında soğuk
kurmuş sinsi karargâhını dört gözle bekler
salgın hastalıklarla yarışır ölüm
her türlü ihanet küstahça gezer

ormanı köşe bucak sarar ateş
Sarıkamış diyarına düşer
çöllerden artakalanların binlercesi
gündüzden üşür tüfekler
aşılmalıdır Allahuekber
lakin bitkindir soylu yürekler
akşamdan geçit vermez
kahrolası tepeler...

sabah erkenden çalınır kalk borusu
buzdan heykellerin kulaklarında çınlar titreyen ses
gören gözlerden akar oluk oluk kan
sessiz dudaklarda el aman
gecenin kalbinde durmuştur
zaman





aç gözlü köpeksilerin hedeflerinde
çok ötelerinde yüzlerini bile göremedikleri
yetimsiler bırakarak arkalarında
binlerce ayrı öykü
on binlerce abide
yönleri kıblede
bedenleri secdedeyken donmuştur
yürek yakan ağıtlar donuk kulaklarında
kurşun yüzlü yamaçlara konmuştur

ğ.
batıdan doğar yürekleri ısıtan
gözleri çakmak çakmak mavimsi güneş
yeniden çalar borazan
birbirine kenetlenir büyük savaşın yorgunu aslansılar
canavar dişliler kovulur anayurttan

kurtuluştan kuruluşa geçilirken hep birden
yılansı-sırtlansı-tilkimsi
bilumum çakalsılar
zafer şarkılarıyla çıkar sıcacık inlerinden
kimi kahramanca naralar atar
kimi de besili göğüslerine
gazimsi sayılan madalya takar
rivayet bu ya
çoğu savaş kaçkınıdır aslında
artık meydan onların
gün onların günüdür
kimine talan yetmemiştir
kiminin görevi henüz bitmemiştir
tüysüz yetimsilerin kimsesiz başlarında
iştahlı azı dişleri alabildiğine salyalı
böyle gelmiş böyle gitmeli
değişmemeli oyunun asla değişmeyen kuralı...

ı.
…Mehmet Ali oğlu İbrahim
ruhu Sarıkamış dağlarından uzanır sonsuzluğa
dağ gibi aslansıdır
“yok” sayılmıştır görmeyen gözlerin kör zihinlerinde
varlığına da rastlanmamıştır
yakılıp yıkılan künyemsi defterlerinde
hem şehidimsi de değildir adı
yön veremez
yol diyemez
elveremez yetimsi yavrusuna...

t.
dağların hüzünlü sesi yanık bağrını dağlar
yemenimsi türkülerde özlem dolar yüreği
ağlar
susayınca suyu
acıkınca kuru ekmeğine katıktır gözyaşı
babasını bir kez olsun göremediğine
öpüp koklayamadığına yanar
Salih yetimsi yalnızlığında büyür
gün gelir yaşlanır çileli yılları
artık dayanamaz olur yorgunluğuna

yaşamı boyunca görülmeyeni görür

büyük yas ayının on altısında
denkleştirir sitem dolu yükünü
“yok” sayılan babasına kavuşmak umuduyla
yokluğa yürür…



08 Eylül 2006
Murat Aydın Doma

her deminde mutluluğa dönen masmavi dünyamızda böyle bir olay yaşanmamıştır... yazılanların tümü hayal ürünüdür…



ida

aklımı başımdan alır kekik kokusu
ve
çam sakızına tutkun ağaçlar
defne dalına dolanır ipeksi saçların
ardında zeytin tanesi gözlerin
ağlar
gizemli vadilerinden tüten kutsal aşk
afrodit’in bağrında yanar

aniden kırbacını şaklatır zeus
gürültü akar yamaçların
tuhaf sürüleriyle savruk eteğinde
bitkin döngüye tutulur çoban
altın oluğundan içer iksiri
tılsımlı kavalına üfler
koca pan
büyülü göl sularınla ağar göklere
yüzyıllara ağıt olur
delidivane hasan

usulca omuzlarına kayar beyaz tülbendin
yüreğine bin dert damlar yosun tutan kayadan
bir garip süzülür gözyaşların
bir garip bakar sana şu karşı ki yakadan
birden bir garip olur garibin içi
bir garip ki içi
iğneli fıçı

14 temmuz 2005 pelitköy
murat aydın doma

gelevera deresi



















gelevera deresi
       -sitem -


terkedilmişliğin tanığıydı yaylalarımız
kekik kokulu dağlarında
sağır taşlara gizlendi anılarımız

sert bir kaya çatlağında açtın çiçek çiçek
çileli yaşamına buz mavisi gözlerini
umut yükünü yüklenip omuzlarına
düştün sonunu bilmediğin dolambaçlı yollarına
ışıltılı-berrak-akışkan-özverili

geçtiğin hırçın vadiler mi yordu
duru bedenini
suçu neydi ki yemyeşil sularımın
neden toprak rengine boyadın denizimi

engin yamaçlarında katledildi çam ormanları
sende başladı utanca ilk yolculukları
ve metrelerce sürüklenen bedenleri
sevdam yatar benim ta diplerinde
neden toprak rengine boyadın denizimi

çocukluğumu verdim ben sana
kütük tutan derme çatma ızgaralarına
işte tam orada öpüşürdün denizimle
yanak yanağa dudak dudağa
bakamazdım kapardım gözlerimi
neden toprak rengine boyadın denizimi

acemiydi ilk öpücüklerin
savrulurdu çocuksu bağrıma
ve ben senle ıslanırdım
hani demir köprün vardı ya
yorgunluğumla boylu boyunca
katranlı tahtalarına yaslanırdım
benimkisi çocukluktu işte
ya sen
neden toprak rengine boyadın denizimi

06 aralık 2005 espiye
murat aydın doma